Uzak bir ormanda, büyük gövdeli ama kalbi yumuşacık bir fil yaşardı.
Adı Fıstık’tı.
Fıstık her sabah göl kenarında su içer, sonra dev ağacın altına uzanıp kuş seslerini dinlerdi.
Aynı ormanda minicik bir fare yaşardı.
Adı Minik’ti.
Minik çok meraklıydı, sürekli yeni yerler keşfetmek isterdi ama cesareti yoktu.
Bir gün Minik, Fıstık’ın koca ayağının hemen önünde duruverdi.
“Merhaba Fıstık!” dedi Minik.
“Dünyanın sonuna gitmek istiyorum. Ama tek başıma korkuyorum.”
Fıstık gözlerini kocaman açtı.
“Dünyanın sonu mu? Hiç gitmedim oraya… Ama birlikte gidebiliriz!”
Macera Başlıyor
Ve böylece bir fil ve bir fare, hiç bilmedikleri bir yolculuğa birlikte çıktılar.
Yolun başında büyük bir nehir çıktı karşılarına. Minik sudan korkuyordu.
Fıstık hortumunu uzattı:
“Tırman, ben seni taşıyacağım!”
Sonra yokuşlu bir tepeye vardılar. Bu kez Fıstık yorulmuştu.
Minik, büyükçe bir yaprak buldu ve Fıstık’a yelpaze yaptı.
“Sana serinlik getirdim, dostum!” dedi Minik.
Geceleri yıldızlara bakarak hikâyeler anlattılar birbirlerine.
Birlikte şarkılar söylediler, rüzgârda yaprakların dansını izlediler.
Ama bir gün ormanın sonunda kocaman bir tabela gördüler:
“Dünyanın Sonu: Buradan Sonrası Bilinmiyor!”
İkisinin de kalbi pır pır etti.
Minik sordu:
“Ya buradan düşersek? Ya geri dönemezsek?”
Fıstık güldü:
“Dünya’nın sonu burada değil Minik. Bence gerçek son, artık ilerlemekten vazgeçtiğimiz yerdir.”
Ve birlikte yürümeye devam ettiler.
Sonra bir gün kendilerini harika bir çiçek vadisinde buldular.
Kelebekler uçuşuyor, gökyüzü gökkuşağı gibi parlıyordu.
“Belki de burası dünyanın sonu değil,” dedi Minik.
“Belki de dostlukla çıktığımız her yolculuk, dünyanın en güzel başıdır!”
Son
O günden sonra Fıstık ve Minik, ormanın en güzel hikâyesi oldular.
Biri güçlüydü, biri cesur. Ama en önemlisi: birbirlerine hep inandılar.