Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; gökyüzünün en parlak yıldızına komşu, pırıltılı bir bulut kasabasında minik bir peri yaşarmış. Adı Luna’ymış. Luna’nın kanatları incecik ve saydammış; her kanat çırpışında gökyüzünü mavi, pembe ve altın renkli tozlarla süslermiş.
Bir gece, kasabanın hemen üstünde parlayan ay birden üşümüş gibi titremiş. “Kim benimle oyun oynamak ister?” diye fısıldamış usulca. O sırada Luna belirmiş: “Benimle uçmaya veya dans etmeye varmısın ? ve söz veriyorum, sabaha kadar buhar olup kaybolmayacağım.” demiş. Ay gülümseyip “O zaman haydi, bulutların üstüne dans edelim!” demiş.
Luna uçmuş, ayın etrafında dönmüş, ikisi birlikte güldükçe göğün karanlığı yumuşamış. Ardından yıldızlar uyanmış, her biri bir ateş böceği gibi yanıp sönmüş. Yıldızların üzerinde küçük yelkenli gemicikler varmış; her gemicik bir masal taşıyormuş. Luna, ay ve yıldız gemiciklerle birlikte masal değiştirmişler: Pamuk şekerlerden yapılmış dağların arasında dans eden kelebeklerden, deniz köpüğünden yapılma şatolardan, altın yapraklı ağaçların fısıldadığı uyku ninnilerinden…
Derken sabahın ilk ışıkları bulutları boyamaya başlamış. Luna, ay dostuna sarılmış ve “Artık uyku zamanı,” demiş. Ay, nazikçe gülümseyip bir yıldızın tam yanına ilişmiş; “Rüyalarında yine buluşuruz,” diye fısıldamış. Luna kanatlarını küçücük bir uyku tılsımına dönüştürüp yastığının altına koymuş.
O andan sonra, gökyüzündeki her uyku vakti geldiğinde, Luna’nın tılsımı yumuşacık bir ninni gibi çalınırmış. Minik peri huzurla uykuya dalarken, kasabadaki herkes de tatlı rüyalara yelken açarmış. Gökten üç elma değil, üç parıltılı yıldız düşmüş: biri sana, biri bana, biri de bu masalı dinleyene… İyi geceler, tatlı rüyalar!